|
|
  Â
Â
iÅŸde ben
uyumam .uyanmam ..uslanmam ...durmam ....yorulmam .....deliririm ......aÄŸlarım .......aÄŸlatırım ........gülerim .........silerim ..........çok konuÅŸurum ...........sustummu hiç konuÅŸmam ............trip yaparım .............trip yapanı sevmem ..............delirtirim ...............bütün gece uyumam ................yerli yersiz uyurum .................çok severimmm ..................içerim ...................gezerim ....................üzerim .....................üzülürsem yakarmmmm.  Â
Â
Â
saygılarımla RaMBo_8
Â
Alıntı
Hayata Dair
Â
Â
Kimseye değil küskünlüğüm Sadece şiir yazmak istedi canım
Kimseye kırgın değilim kendimden başka
Hem nasıl kızar ki insan
Yemyeşil bir bahar gününe
Nasıl susturur kuş cıvıltısını Nasıl kurutur İçindeki çocuksu sevinci...
Hepsi bu kadardır Gerisi laf kalabalığı
Gerisi anlamsız bir hayat hikayesi
Herkes aynı gözlerle bakar.
Farklı olsa da söylenenler Hep aynı sözler işitilir
 Güneşin sarısına sıkışıp kalır
Yalancı bir mavinin gövdesine sıkışıp kalır
 Cümle mahlukatı sonsuz denizlerin
Nefes almak Yemek, içmek kadar Sıradanlaştırılmıştır artık her şey
Hiçbir şarkı Hiçbir şiir
Ağlatamaz nasır tutmuş yüreklerimizi
Ağlayan bir çocuk gördüğümüzde
Başka yöne çevirmeye başlarız yorgun başımızı
İlk satırını heyecanla okuduğumuz kitap yarım kalır
Umursamazlık cüzzam illeti gibi Yavaş yavaş dökerken ruhumuzun etlerini
Aşk ve inanç Titreye titreye can verir kapımızda
 Ölüm bile yitirir hüznünü artık
Ve hayat bize kendimizden başka kızacak Hiç kimseyi bırakmaz sonunda
Herkes kendi düş krallığının Acımasız diktatörüdür artık
Ve günden güne yükselir Saklandıkları kalelerin duvarları.
Ve ilk dalgada yıkılınca Kumdan yapılmış kaleleri
 Kendi gerçeğiyle yüzleşir insan
Yani hayat bize küsecek kimse bırakmaz Kendimizden başka...
              Â
Â

Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
Â
Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde, kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.
Â
Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da, rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.
Â
Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiÄŸi mutlulukla uçmaya baÅŸlamış. DaÄŸlar tepeler aÅŸmış, ormanın her yerini dolaÅŸmış. Â
                                                                         Â
Derken bir vadiye gelmiÅŸ. Rengarenk çiçeklerin bulunduÄŸu bir vadiye. Etrafına ÅŸaÅŸkın ÅŸaÅŸkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş. Bir anda afallamış. Â
                             Â
Ne düşüneceÄŸini, ne yapacağını bilememiÅŸ. İçinden "Ne muhteÅŸem bir çiçek" diye geçirmiÅŸ. Â
                          Â
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.
Â
"Merhaba" demiÅŸ papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim."papatya şöyle bir bakmış konuÄŸuna ve "Merhaba" demiÅŸ, "bende yalnızlıktan sıkılmıştım zaten.". Ve konuÅŸmaya baÅŸlamışlar.Â
                                                 Â
Kelebek ona hayat hikayesini, nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış. Papatyada ona kendinden bahsetmiş.
Â
Birbirlerinden gerçekten hoÅŸlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiÅŸ. Gece olunca beraber yıldızları ve ateÅŸ böceklerinin danslarını seyretmiÅŸler.Â
                      Â
Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneÅŸin yakıcı ışınlarından korumuÅŸ. Â
                                                       Â
Minik kelebek papatyayı çok sevmiÅŸ. O kadar çok sevmiÅŸ ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış. Â
                 Â
Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edipte bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü.
Â
Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuÅŸ. Papatyada kelebeÄŸi çok sevmiÅŸ ama o da bir türlü söyleyememiÅŸ sevgisini.Â
                                   Â
Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeÄŸi kaybedeceÄŸinden korkmuÅŸ.                                                                                                                         Â
 Böylece iki sevgili yan yana, ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler. Böylece saatler saatleri kovalamış.
Günler geçip de, kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca,
 papatyaya dönmüş ve "Üzgünüm, ama senden ayrılmam gerekecek" demiÅŸ.                                                Â
Papatya buna bir anlam vermemiÅŸ. "Neden" demiÅŸ. "Yoksa benim yanımda mutsuz musun?".                                      "Hayır" demiÅŸÂ Â kelebek..                                                                                                                                                                                                 Â
Bilakis, sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."
Â
Papatya bu duruma çok üzülmüş. Ama yapacak bir şey yokmuş zaten. Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark
ettiÄŸinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum" diyebilmiÅŸ ancak.                                                      Â
Papatya donakalmış. Sadece "Bende..." diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.
Â
İçinden "Keşke onunda beni sevdiğini bilseydim. Keşke onu sevdiğimi
söyleyebilseydim." diye geçirmiÅŸ.Â
Â
 Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamamış.
Bir süre sonra yaprakları önce solmuş, sonra da dökülmeye başlamış. Her düşen yaprakta papatya, içinden "seviyormuş" diye geçirmiş.
Â
 İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuÅŸ; seviyor mu? Sevmiyor mu diye..    Â


 Â
                HAYATA BAKIÅžIN GÜZEL BİR ANLATIMI                                   Â
 bu yazıyı okumanız sadece 30 saniyenizi alacak, ve sonunda hayata ve iliÅŸkilere bakış açınız deÄŸiÅŸecek. Ileri derecede hasta iki adam ayni hastane odasındaydılar. Adamlardan birinin her öğleden sonra 1 saatliÄŸine oturmasına izin veriliyordu, cigerlerindeki suyun süzülmesi için. Bu hastanin yatagi odadaki tek pencerenin tam yanindaydi. Diger hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı. Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuÅŸur, eÅŸlerini, ailelerini, evlerini, iÅŸlerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatirlardi birbirlerine. Pencerenin yanindaki hasta, her öğleden sonra oturmasina izin verdikleri saati diger hastaya pencereden gorebildiklerini anlatarak geciriyordu. diger hasta hep bir sonraki gunu iple cekmeye basladi, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için. Pencere, icinde cok güzel bir göl olan parka bakıyordu. Ördekler ve kuÄŸular gölde yuzerken cocuklar model bot'larini suda yuzduruyorlardi. Genc asiklar, gokkusaginin tum renklerindeki ciceklerin arasinda kol kola dolasiyorlardi. Ulu agaclar etrafi susluyor, uzaktan sehrin silueti gorunebiliyordu. Pencere kenarindaki adam bunlari muhtesem bir detayla anlatirken, odanin diger ucunda yatan adam gozlerini kapar ve bu muhtesem manzarayi hayalinde canlandirirdi. Sicak bir ogleden sonra, pencerenin yanindaki adam gecmekte olan bir senlik alayini tarif etti. Diger adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandirabiliyordu, pencere kenarindaki adamin tasviriyle. Gunler ve haftalar gecti. Bir sabah banyo yaptirmak icin su getiren gunduzcu hemsire pencere kenarinda yatan hastanin cansiz bedeniniyle karsilasti: uykusunda, huzur icinde ölmüştü. Hüzünlendi, hastane gorevlilerini cesedi disari tasimalari icin çagirdi. Uygun zaman gectigine kanaat getirir getirmez, diger hasta pencerenin kenarindaki yataga tasinmasinin mumkun olup olamayacagini sordu. Hemsire memnuniyetle istegini yerine getirdi, hastanin rahat oldugundan emin olduktan sonra onu yalniz birakti. Yavasca, duydugu aciya aldirmadan, bir dirseÄŸine yaslanarak disaridaki dunyaya bakmak uzere yatagindan dogruldu adam. Sonunda, disariyi kendi gozleriyle gorme zevkini yasayabilecekti. Pencereden disari bakabilmek icin yavasca donmeye zorladi kendisini. Pencere, boÅŸ bir duvara bakiyordu. Adam hemsireye, vefat eden oda arkadasinin pencerenin disinda gorunen harika seylerden bahsetmesine sebep olan ÅŸeyin ne olabilecegini sordu. Hemsirenin cevabı, ölen adamin kör oldugu ve pencerenin onundeki duvarı görmediÄŸiydi. "Sanirim seni cesaretlendirmek istedi" dedi. Epilog: Diger insanlari mutlu etmek cok buyuk mutluluk getirir, kendi durumunuz ne olursa olsun. Paylasilan dertler yarisi kadar üzüntü verir, paylaşılan multuluklar ise iki katı artar. Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız, sahip olduÄŸunuz ve paranın satın alamayacağı her ÅŸeyi paylaşınÂ
Â
      AÅžK VE EVLİLİK        Â
 Ask ve Evlilik Evliligi "is gibi" bir basari yolu ve bir sosyal statü olarak görmeyen duygusal insanlar "mantikla" degil, asik olarak evlenmek ister. "Deli divane" asik olan pek çok kisi ise, tarihsel bir yanilgiyla "hemen onunla evlenmek" niyetindedir. Sanki askla evlilik arasinda baslangiçta kesin bir "isbirligi", degismez bir "özdeslik" ve vazgeçilmez bir "ideal ortakligi" var gibidir. Ve bu yüzden de dünya üzerindeki bütün ask filmlerinin "mutlu sonu" gelinlikli dügün dernek sahneleridir. Oysa ask ve evlilik ne yazik ki birbirine tamamen zit duygularla "hayatini sürdürür". Aski yasatan "imkansizliklardir", evliligi yasatan ise yere ve çaga göre degisen ölçülerde "imkanlar". Birbirine taban tabana zit olan bu iki ters olgunun "bir arada" yasamasi mümkün mü? Bu yüzden nikahtan sonra mutfak ve yatak odasi arasinda sıkışan ask biterek, ortak üretiminiz olan çocuklarla beraber derin bir "insani sevgiye" dönüsürse, evlilik devam eder. Lakin eger ask çilgin bir tutkuyla, merakla ve "siddetle" yasanmaya devam ediyorsa, evlilik genellikle adliye koridorlarinda son bulur. Esasen eger "olumlu" bir ask yasiyorsaniz, dogrusu evlenmenin "o kadar" sakincasi yok. Yani, "ben bunun nesine asigim yarabbi?" diye kendinize kizmadan, o insani onaylayarak, benimseyerek ve saygi duyarak "sakin" bir ask yasiyorsaniz; ask ve evlilik bir sekilde "geçinebilir". Ancak, sevgilinin hiç begenmediginiz yanlari olmasina ragmen "sadece asik oldugunuz" için evlendiginiz zaman, kisa sürede hayatinizin hatasiyla "basbasa" kalirsiniz.. Çünkü ask "yasadisidir". Evliligin küflü yasalarla belirlenmis, cansikici adetlerle kaliplanmis naftalinli geleneklerle sekillenmis ve oynak maddi kosullarla sinirlanmis kati kurallarina, ne yazik ki ask asla "dayanamaz". Bu yüzden de "yalnizca" ask için evlendiginizde, askla evlilik arasinda "kanli biçakli" bir kavga baslar. Zira aski canli tutan, besleyen ve yürüten duygular, gayet yakici, sarsici ve huzursuzdur: Karsi tarafin duygularina duydugunuz sonsuz merak... Askin "sonuna" ait bitmez tükenmez bir kaygi... Onu görmediginiz zamanlarda içine düstügünüz derin kusku... Onun baktigi her yanda, gittigi her yerde içinizi yakan sinsi bir kiskançlik... Asla "ölmeyen" ve her geçen gün daha bir canlanan kaybetme korkusu... Bir kavgadan sonra "bitti mi, barisacak miyiz?" düsüncesinin aglatan acisi... Bu duygularin hangileri, ne kadar evlilikte "barinabilir"? "Gergin" askin tersine, evlilik huzurla "gevsemek" ister. Evlilerin kaygi degil "gerçek anlamda" güven duymaya ihtiyaci vardir... Kuskularla çirpinmaya degil inanmaya, meraktan çildirmaya degil
Â
 Â
                                                               İyi  ve    Kötü        Â
 Leonardo da Vinci 'Son Akşam Yemeği' isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı... İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı...Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı. Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi. Aradan 3 yıl geçti. 'Son Akşam Yemeği' neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı... Leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam, sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı. Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı. Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu... Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi: 'Ben bu resmi daha önce gördüm... ' 'Ne zaman?' diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı. 'Üç yıl önce' dedi adam.. 'Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti...' İyi ve Kötü'nün yüzü aynıdır... Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...
Â
( Yazar : Paulo Coelho )Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â

 Yalnızlık yorucudur, yalnızlık ağır. Yalnızlık insanı kendine bırakır.
 Bir insanın kendisiyle yaÅŸamasını öğrenmek çoÄŸu zaman bir yabancıyla  yaÅŸamasını öğrenmesinden daha zordur.Â
 Yalnız insan, kendi kalabalıklarla iyi geçinmesini öğrenir.
 Evin kapısını hep anahtarla açmaktır yalnızlık, kahveyi hep kendin yapmaktır.
Yalnızlık varlığında sıkıcı olan, yokluğunda üzücü olan ama aslında pek de sevilmeyen bir sevgilidir. Var olanların kurtulmak, yok olanların sahip olmak istedikleri belalı adamdır yalnızlık.
Yalnızlık adı üstünde yalındır, insanın en yalın en saf halidir. Yalnızlık tanıksız yaşamaktır her şeyi. Ardında hiçbir tanık bırakmadan geçip gitmektir hayatın içinden.
 Yalnızlığın en büyük tanığı sessizliktir ve çoğu zaman bozmak istemez yalnız insan sessizliği... Kapısı ağırdır yalnızlığın, bir kere kapandı mı tek başına açmak güçtür...
Bomboş bir tiyatrodur yalnızlık. Tek kişilik bir oyundur hayat ve perdeyi hep yalnız kapatırsın. .
                                                           Â
         Â
       Â
İnsanın yaÅŸamında önemli kararlar alması gereken zamanlar vardır. ÇoÄŸu kez bu kararları, korkularımız yüzünden hayata geçiremeyiz. Neden      korkarız? Korkarız çünkü kararlarımızın sorumluluÄŸunu almak istemeyiz. Üstelik bu kararlar baÅŸkalarının deÄŸil, kendi kararlarımız olduÄŸu halde. Risklere girmek istemeyiz, deÄŸiÅŸikliklerden ürkeriz. Bildik, tanıdık ama mutsuz hayatımıza devam etmek bize daha kolay gelir. Â
YüreÄŸimizdedeki cesareti, yine yüreÄŸimize gömerek ömürlerimizi          geçiririz. Arayışlara çıkmayız. Bazılarımız iç sesinin çığlıklarını         ustalıkla sustururken, bazılarımız hiç duymazdan gelir. Cesaret            herzaman çok önemlidir, özgüvenle birlikte yaÅŸar. Körü körüne bir         cesaret kiÅŸiye zarar verebilir ama gerektiÄŸi zamanlarda cesur olmayı     bilmek gerekir. TutunduÄŸumuz korkularımız bizi daima geriye götürür.  Â

Â
       Â
                        Â
           Â
                    Â
                    EKSİK HAYATLAR
Â
Â
Â
 Hiç aşık olamayanlar aşık olabilenlere göre bir çok şeyi eksik yaşarlar. Ama bence en dokunaklısı , hayatı algılama biçiminin değişebileceği gerçeğini fark etmeden yaşayıp gitmeleridir.
Öncelikler sıralamasının alt üst olabileceğini hiç bilememek bir eksikliktir.
Dehşetli bir korkuyu ve dehşetli bir korkusuzluğu yan yana hiç yaşamamış olmak da öyledir ama , ölümün bile korkutucu olmayabileceği gerçeğini farkına varamamak,
asıl o , epeyce yoksullaştırır hayatı... Aslında aşık olamayanların "eksik yaşama " listesi hayli zengindir ama benim en fazla ilgimi çeken, "bekleme"nin onların hayatında bütünüyle farklı bir anlam taşımasıdır. Hiç aşık olmamış biri, "beklemek" nedir bilmez çünkü !
Kaygı içinde beklemenin büyüsünü hiç tatmamıştır en küçük bir gecikmenin yaratabileceÄŸi iç fırtınaların gücünden habersizdir ve yaklaÅŸmakta olan kederleri hissederek birgün ama büyülenmiÅŸ gibi kıpırdamadan beklememiÅŸtir hiç...    Â
Bütün ihtimalleri abartarak beklemenin yarattığı duygu karmaÅŸasını da bilemez tabii... Â
      Â
En sözüne sadık, en dakik aşığı bile beklerken nasıl endişe duyabileceğini, bekleyişin arkasındaki sonsuz haz ihtimalini, korkuların, umut ve umutsuzlukların saklı olmasının ne demek olduğunu hiç anlayamaz, aşık olmayanlar, ama aşık olanlar bekler...
Ve beklerken oda beklemeyen insanları anlamaz hiç... Tıpkı beklemeyenleri onun gerginliğini anlamadıkları gibi aşık olan için beklemek onun gerçeğidir, bekleyişinin dışındaki herşey onun gerçeğiyle çelişir. Çevresi ile ilişkisi kesilir, sesler usulca uzaklaşmaya başlar, bekleyişi ile arasına girebilecek herşeyden kaçınır.
Bekleyişinin tadını çıkarabilmek için dış dünya ile bütün ilişkisini koparır. Peki hangisi daha çekici gelir size? Bekleme böyle kaygılı ve ağır yaşansa bile, ardından, bütün düğümleri çözebilecek tutkulu bir beden tarafından kurtarılma ihtimalimi daha çekici,
yoksa, hayatın bu cömert bağışını ret ederek aşksız ama kaygısız beklemesiz yaşamak mı ? Hiç aşık olmamak; hiç beklememek,hiç aşk acısı çekmemek demek.
Atilla İLHAN 'ın dediği gibi" İnsan sevdiğini bırakmaz ,sevmek bırakır insanı " bazen !
          Â
Â
Â
                                  |