AnCeLiMe_LeONaR...'s profileRaMBo_8 (ANcELiME LEoNA...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    Konuşulan konu işde ben

       


     

    işde ben

    uyumam
    .uyanmam
    ..uslanmam
    ...durmam
    ....yorulmam
    .....deliririm
    ......ağlarım
    .......ağlatırım
    ........gülerim
    .........silerim
    ..........çok konuşurum
    ...........sustummu hiç konuşmam
    ............trip yaparım
    .............trip yapanı sevmem
    ..............delirtirim
    ...............bütün gece uyumam
    ................yerli yersiz uyurum
    .................çok severimmm
    ..................içerim
    ...................gezerim
    ....................üzerim
    .....................üzülürsem yakarmmmm.
     
     
     
    saygılarımla RaMBo_8

    hayata bakışlar

     

    Alıntı

    Hayata Dair

    Image hosted by Photobucket.com

     

     

    Image hosted by Photobucket.com

      
     
    Kimseye değil küskünlüğüm Sadece şiir yazmak istedi canım
    Kimseye kırgın değilim kendimden başka
    Hem nasıl kızar ki insan
    Yemyeşil bir bahar gününe
     
    Bir kar tanesine yada
    Nasıl susturur kuş cıvıltısını Nasıl kurutur İçindeki çocuksu sevinci...
     
    Hepsi bu kadardır Gerisi laf kalabalığı
    Gerisi anlamsız bir hayat hikayesi
    Herkes aynı gözlerle bakar.
    Farklı olsa da söylenenler Hep aynı sözler işitilir
     
     Güneşin sarısına sıkışıp kalır
    Yedi ayrı rengi evrenin
    Yalancı bir mavinin gövdesine sıkışıp kalır
     Cümle mahlukatı sonsuz denizlerin
    Nefes almak Yemek, içmek kadar Sıradanlaştırılmıştır artık her şey
     
    Hiçbir şarkı Hiçbir şiir
    Ağlatamaz nasır tutmuş yüreklerimizi
    Ağlayan bir çocuk gördüğümüzde
    Başka yöne çevirmeye başlarız yorgun başımızı
    İlk satırını heyecanla okuduğumuz kitap yarım kalır
    Umursamazlık cüzzam illeti gibi Yavaş yavaş dökerken ruhumuzun etlerini
     
    Aşk ve inanç Titreye titreye can verir kapımızda
     Ölüm bile yitirir hüznünü artık
    Ve hayat bize kendimizden başka kızacak Hiç kimseyi bırakmaz sonunda
     
    Herkes kendi düş krallığının Acımasız diktatörüdür artık
    Ve günden güne yükselir Saklandıkları kalelerin duvarları.
    Ve ilk dalgada yıkılınca Kumdan yapılmış kaleleri
     
     Kendi gerçeğiyle yüzleşir insan
    Yani hayat bize küsecek kimse bırakmaz Kendimizden başka...
                    Image hosted by Photobucket.com
     

    Image hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.com

    PAPATYA VE KELEBEK
    Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl  gözlerini hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen  beslenmeye  başlamış.
     
    Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde, kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.
     
    Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da, rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.
     
    Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.  
                                                                              
    Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye. Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş. Bir anda afallamış.  
                                  
    Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilememiş. İçinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.  
                               
    Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.
     
    "Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim."papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve "Merhaba" demiş, "bende yalnızlıktan sıkılmıştım zaten.". Ve konuşmaya başlamışlar. 
                                                      
    Kelebek ona hayat hikayesini, nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış. Papatyada ona kendinden bahsetmiş.
     
    Birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş. Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. 
                           
    Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneşin yakıcı ışınlarından korumuş.  
                                                            
    Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.  
                      
    Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edipte bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü.
     
    Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatyada kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini. 
                                        
    Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği kaybedeceğinden korkmuş.                                                                                                                            
     Böylece iki sevgili yan yana, ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler. Böylece saatler saatleri kovalamış.
     
    Günler geçip de, kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca,
     papatyaya dönmüş ve "Üzgünüm, ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.                                                  
    Papatya buna bir anlam vermemiş. "Neden" demiş. "Yoksa benim yanımda mutsuz musun?".                                        "Hayır" demiş  kelebek..                                                                                                                                                                                                  
    Bilakis, sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."
     
    Papatya bu duruma çok üzülmüş. Ama yapacak bir şey yokmuş zaten. Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark
    ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum" diyebilmiş ancak.                                                        
    Papatya donakalmış. Sadece "Bende..." diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.
     
    İçinden "Keşke onunda beni sevdiğini bilseydim. Keşke onu sevdiğimi

    söyleyebilseydim." diye geçirmiş. 
     

     Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamamış.
    Bir süre sonra yaprakları önce solmuş, sonra da dökülmeye başlamış. Her düşen yaprakta papatya, içinden "seviyormuş" diye geçirmiş.
     

     İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş; seviyor mu? Sevmiyor mu diye..     

    Image hosted by Photobucket.com


    Image hosted by Photobucket.com

      

                     HAYATA BAKIŞIN GÜZEL BİR ANLATIMI                                     
     bu yazıyı okumanız sadece 30 saniyenizi alacak, ve sonunda hayata ve ilişkilere bakış açınız değişecek. Ileri derecede hasta iki adam ayni hastane odasındaydılar. Adamlardan birinin her öğleden sonra 1 saatliğine oturmasına izin veriliyordu, cigerlerindeki suyun süzülmesi için. Bu hastanin yatagi odadaki tek pencerenin tam yanindaydi. Diger hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı. Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eşlerini, ailelerini, evlerini, işlerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatirlardi birbirlerine. Pencerenin yanindaki hasta, her öğleden sonra oturmasina izin verdikleri saati diger hastaya pencereden gorebildiklerini anlatarak geciriyordu. diger hasta hep bir sonraki gunu iple cekmeye basladi, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için. Pencere, icinde cok güzel bir göl olan parka bakıyordu. Ördekler ve kuğular gölde yuzerken cocuklar model bot'larini suda yuzduruyorlardi. Genc asiklar, gokkusaginin tum renklerindeki ciceklerin arasinda kol kola dolasiyorlardi. Ulu agaclar etrafi susluyor, uzaktan sehrin silueti gorunebiliyordu. Pencere kenarindaki adam bunlari muhtesem bir detayla anlatirken, odanin diger ucunda yatan adam gozlerini kapar ve bu muhtesem manzarayi hayalinde canlandirirdi. Sicak bir ogleden sonra, pencerenin yanindaki adam gecmekte olan bir senlik alayini tarif etti. Diger adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandirabiliyordu, pencere kenarindaki adamin tasviriyle. Gunler ve haftalar gecti. Bir sabah banyo yaptirmak icin su getiren gunduzcu hemsire pencere kenarinda yatan hastanin cansiz bedeniniyle karsilasti: uykusunda, huzur icinde ölmüştü. Hüzünlendi, hastane gorevlilerini cesedi disari tasimalari icin çagirdi. Uygun zaman gectigine kanaat getirir getirmez, diger hasta pencerenin kenarindaki yataga tasinmasinin mumkun olup olamayacagini sordu. Hemsire memnuniyetle istegini yerine getirdi, hastanin rahat oldugundan emin olduktan sonra onu yalniz birakti. Yavasca, duydugu aciya aldirmadan, bir dirseğine yaslanarak disaridaki dunyaya bakmak uzere yatagindan dogruldu adam. Sonunda, disariyi kendi gozleriyle gorme zevkini yasayabilecekti. Pencereden disari bakabilmek icin yavasca donmeye zorladi kendisini. Pencere, boş bir duvara bakiyordu. Adam hemsireye, vefat eden oda arkadasinin pencerenin disinda gorunen harika seylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabilecegini sordu. Hemsirenin cevabı, ölen adamin kör oldugu ve pencerenin onundeki duvarı görmediğiydi. "Sanirim seni cesaretlendirmek istedi" dedi. Epilog: Diger insanlari mutlu etmek cok buyuk mutluluk getirir, kendi durumunuz ne olursa olsun. Paylasilan dertler yarisi kadar üzüntü verir, paylaşılan multuluklar ise iki katı artar. Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız, sahip olduğunuz ve paranın satın alamayacağı her şeyi paylaşın 

    Image hosted by Photobucket.com 

          AŞK VE EVLİLİK         
     Ask ve Evlilik Evliligi "is gibi" bir basari yolu ve bir sosyal statü olarak görmeyen duygusal insanlar "mantikla" degil, asik olarak evlenmek ister. "Deli divane" asik olan pek çok kisi ise, tarihsel bir yanilgiyla "hemen onunla evlenmek" niyetindedir. Sanki askla evlilik arasinda baslangiçta kesin bir "isbirligi", degismez bir "özdeslik" ve vazgeçilmez bir "ideal ortakligi" var gibidir. Ve bu yüzden de dünya üzerindeki bütün ask filmlerinin "mutlu sonu" gelinlikli dügün dernek sahneleridir. Oysa ask ve evlilik ne yazik ki birbirine tamamen zit duygularla "hayatini sürdürür". Aski yasatan "imkansizliklardir", evliligi yasatan ise yere ve çaga göre degisen ölçülerde "imkanlar". Birbirine taban tabana zit olan bu iki ters olgunun "bir arada" yasamasi mümkün mü? Bu yüzden nikahtan sonra mutfak ve yatak odasi arasinda sıkışan ask biterek, ortak üretiminiz olan çocuklarla beraber derin bir "insani sevgiye" dönüsürse, evlilik devam eder. Lakin eger ask çilgin bir tutkuyla, merakla ve "siddetle" yasanmaya devam ediyorsa, evlilik genellikle adliye koridorlarinda son bulur. Esasen eger "olumlu" bir ask yasiyorsaniz, dogrusu evlenmenin "o kadar" sakincasi yok. Yani, "ben bunun nesine asigim yarabbi?" diye kendinize kizmadan, o insani onaylayarak, benimseyerek ve saygi duyarak "sakin" bir ask yasiyorsaniz; ask ve evlilik bir sekilde "geçinebilir". Ancak, sevgilinin hiç begenmediginiz yanlari olmasina ragmen "sadece asik oldugunuz" için evlendiginiz zaman, kisa sürede hayatinizin hatasiyla "basbasa" kalirsiniz.. Çünkü ask "yasadisidir". Evliligin küflü yasalarla belirlenmis, cansikici adetlerle kaliplanmis naftalinli geleneklerle sekillenmis ve oynak maddi kosullarla sinirlanmis kati kurallarina, ne yazik ki ask asla "dayanamaz". Bu yüzden de "yalnizca" ask için evlendiginizde, askla evlilik arasinda "kanli biçakli" bir kavga baslar. Zira aski canli tutan, besleyen ve yürüten duygular, gayet yakici, sarsici ve huzursuzdur: Karsi tarafin duygularina duydugunuz sonsuz merak... Askin "sonuna" ait bitmez tükenmez bir kaygi... Onu görmediginiz zamanlarda içine düstügünüz derin kusku... Onun baktigi her yanda, gittigi her yerde içinizi yakan sinsi bir kiskançlik... Asla "ölmeyen" ve her geçen gün daha bir canlanan kaybetme korkusu... Bir kavgadan sonra "bitti mi, barisacak miyiz?" düsüncesinin aglatan acisi... Bu duygularin hangileri, ne kadar evlilikte "barinabilir"? "Gergin" askin tersine, evlilik huzurla "gevsemek" ister. Evlilerin kaygi degil "gerçek anlamda" güven duymaya ihtiyaci vardir... Kuskularla çirpinmaya degil inanmaya, meraktan çildirmaya degil

     


      

    Image hosted by Photobucket.com

                                                                    İyi  ve    Kötü         
     Leonardo da Vinci 'Son Akşam Yemeği' isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı... İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı...Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı. Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi. Aradan 3 yıl geçti. 'Son Akşam Yemeği' neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı... Leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam, sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı. Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı. Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu... Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi: 'Ben bu resmi daha önce gördüm... ' 'Ne zaman?' diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı. 'Üç yıl önce' dedi adam.. 'Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti...' İyi ve Kötü'nün yüzü aynıdır... Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...
     
    ( Yazar : Paulo Coelho )                                    

    Image hosted by Photobucket.com

     Yalnızlık yorucudur, yalnızlık ağır. Yalnızlık insanı kendine bırakır.
     Bir insanın kendisiyle yaşamasını öğrenmek çoğu zaman bir yabancıyla   yaşamasını öğrenmesinden daha zordur. 
     
      Yalnız insan, kendi kalabalıklarla iyi geçinmesini öğrenir.
      Evin kapısını hep anahtarla açmaktır yalnızlık, kahveyi hep kendin yapmaktır.
     
    Yalnızlık varlığında sıkıcı olan, yokluğunda üzücü olan ama aslında pek de sevilmeyen bir sevgilidir. Var olanların kurtulmak, yok olanların sahip olmak istedikleri belalı adamdır yalnızlık.
     
    Yalnızlık adı üstünde yalındır, insanın en yalın en saf halidir. Yalnızlık tanıksız yaşamaktır her şeyi. Ardında hiçbir tanık bırakmadan geçip gitmektir hayatın içinden.
     
     Yalnızlığın en büyük tanığı sessizliktir ve çoğu zaman bozmak istemez yalnız insan sessizliği... Kapısı ağırdır yalnızlığın, bir kere kapandı mı tek başına açmak güçtür...
     
    Bomboş bir tiyatrodur yalnızlık. Tek kişilik bir oyundur hayat ve perdeyi hep yalnız kapatırsın. .
      
                                                                 Image hosted by Photobucket.com

                Image hosted by Photobucket.com
             Image hosted by Photobucket.com
    İnsanın yaşamında önemli kararlar alması gereken zamanlar vardır. Çoğu kez bu kararları, korkularımız yüzünden hayata geçiremeyiz. Neden       korkarız? Korkarız çünkü kararlarımızın sorumluluğunu almak istemeyiz. Üstelik bu kararlar başkalarının değil, kendi kararlarımız olduğu halde.  Risklere girmek istemeyiz, değişikliklerden ürkeriz. Bildik, tanıdık ama mutsuz hayatımıza devam etmek bize daha kolay gelir.  
    Image hosted by Photobucket.com
    Yüreğimizdedeki cesareti, yine yüreğimize gömerek ömürlerimizi           geçiririz. Arayışlara çıkmayız. Bazılarımız iç sesinin çığlıklarını          ustalıkla sustururken, bazılarımız hiç duymazdan gelir. Cesaret             herzaman çok önemlidir, özgüvenle birlikte yaşar. Körü körüne bir          cesaret kişiye zarar verebilir ama gerektiği zamanlarda cesur olmayı      bilmek gerekir. Tutunduğumuz korkularımız bizi daima geriye götürür.   

    Image hosted by Photobucket.com

     
            Image hosted by Photobucket.com
                             
                 Image hosted by Photobucket.com
                         
                         EKSİK HAYATLAR
     
     
     
     Hiç aşık olamayanlar aşık olabilenlere göre bir çok şeyi eksik yaşarlar. Ama bence en dokunaklısı , hayatı algılama biçiminin değişebileceği gerçeğini fark etmeden yaşayıp gitmeleridir.
    Öncelikler sıralamasının alt üst olabileceğini hiç bilememek bir eksikliktir.
    Dehşetli bir korkuyu ve dehşetli bir korkusuzluğu yan yana hiç yaşamamış olmak da öyledir ama , ölümün bile korkutucu olmayabileceği gerçeğini farkına varamamak,
    asıl o , epeyce yoksullaştırır hayatı... Aslında aşık olamayanların "eksik yaşama " listesi hayli zengindir ama benim en fazla ilgimi çeken, "bekleme"nin onların hayatında bütünüyle farklı bir anlam taşımasıdır. Hiç aşık olmamış biri, "beklemek" nedir bilmez çünkü !
    Kaygı içinde beklemenin büyüsünü hiç tatmamıştır en küçük bir gecikmenin yaratabileceği iç fırtınaların gücünden habersizdir ve yaklaşmakta olan kederleri hissederek birgün ama büyülenmiş gibi kıpırdamadan beklememiştir hiç...     
    Bütün ihtimalleri abartarak beklemenin yarattığı duygu karmaşasını da bilemez tabii...  
            Image hosted by Photobucket.com
    En sözüne sadık, en dakik aşığı bile beklerken nasıl endişe duyabileceğini, bekleyişin arkasındaki sonsuz haz ihtimalini, korkuların, umut ve umutsuzlukların saklı olmasının ne demek olduğunu hiç anlayamaz, aşık olmayanlar, ama aşık olanlar bekler...
    Ve beklerken oda beklemeyen insanları anlamaz hiç... Tıpkı beklemeyenleri onun gerginliğini anlamadıkları gibi aşık olan için beklemek onun gerçeğidir, bekleyişinin dışındaki herşey onun gerçeğiyle çelişir. Çevresi ile ilişkisi kesilir, sesler usulca uzaklaşmaya başlar, bekleyişi ile arasına girebilecek herşeyden kaçınır.
    Bekleyişinin tadını çıkarabilmek için dış dünya ile bütün ilişkisini koparır. Peki hangisi daha çekici gelir size? Bekleme böyle kaygılı ve ağır yaşansa bile, ardından, bütün düğümleri çözebilecek tutkulu bir beden tarafından kurtarılma ihtimalimi daha çekici,
    yoksa, hayatın bu cömert bağışını ret ederek aşksız ama kaygısız beklemesiz yaşamak mı ? Hiç aşık olmamak; hiç beklememek,hiç aşk acısı çekmemek demek.
    Atilla İLHAN 'ın dediği gibi" İnsan sevdiğini bırakmaz ,sevmek bırakır insanı " bazen !

                Image hosted by Photobucket.com


    Image hosted by Photobucket.com

     

     

                                            Sevgi,Başarı,Zenginlik

     

    Birgün kadın evinden çıktı , evinin önünde beyaz, uzun sakallari olan 3 yaşlı adam gördü. Onlara: "Sizi tanımıyorum ama aç olmalısınız. Lütfen evime buyurun ve birseyler yiyin." dedi. "Kocanız evde mi?", diye sordular. "Hayır", dedi,kadın. "Dışarda." "O zaman giremeyiz", dediler. Akşamleyin kocası eve geldiginde kadın olanları ona anlattı. Kocası:"Onlara eve geldigimi söyle ve onları eve davet et", dedi. Kadın dısarı çıktı ve yaşlı >adamları davet etti. "Biz bir eve hep beraber girmeyiz", dediler. > > Kadın: "Neden?" dedi. Yaşlı adamlardan biri cevap verdi:"Onun adı 'Zenginliktir", dedi, arkadaslarindan birini göstererek. Ve bir digerini göstererek "Onun da adi 'Başarı'dır, ve ben de 'Sevgiyim." Ve ekledi:"simdi eşinle konuş ve hangimizi evinize davet edeceginize karar verin", dedi. Kadin eve girdi ve olanları kocasana anlattı. Kocasi çok sevindi. "Ne kadar harika", dedi. "Zenginligi davet edelim, gelsin ve evimize zenginlikle doldursun", dedi. Kadın" Neden basarıyı davet etmiyoruz? dedi. O sırada onları dinlemekte olan kızları:"Sevgiyi davet etsek daha iyi olmaz mı?", >diye sordu. > > "O zaman evimiz sevgiyle dolar." Adam:"Bence kızımızın tavsiyesine >uyalım", dedi. "Dışarı çık ve Sevgiyi davet et, Sevgi bizim misafirimiz >olsun", dedi. Kadın dışarı çıktı ve Sevgiyi seçtiklerini söyledi ve Sevgiyi >evlerine davet etti. Sevgi kalktı ve eve dogru yürümeye basladı. Diger iki >arkadaşı da kalktı ve onu takip ettiler. Kadın büyük bir şaşkınlıkla:"Ben >sadece Sevgiyi davet ettim, siz neden geliyorsunuz?" , diye sordu. Yaşlı >adam cevap verdi:"Eger siz Zenginlik veya Başarıyı davet etmis olsaydınız,diger ikimiz kalacaktık, ama siz beni(Sevgiyi) davet ettiginiz için, Ben >nereye gidersem, Başarı ve Zenginlik de benimle gelir." Her nerede sevgi >varsa, başarı ve zenginlik de vardır. Bu hikayeyi sevdiginiz herkesle paylasarak, siz de Sevgiyi davet edin.

     

     

    Image hosted by Photobucket.com

     


                                                          

    Image hosting by Photobucket

     

      Sevmeyi Biliyormuyuz? 

    “ İnsanların çoğu, kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor. Kendisini sevilmeye lâyık görmediği için, sevilmekten korkuyor. Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için. Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için. Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.. Unutulmaktan korkuyor, dünyaya bir şey vermediği için. Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.” W. Shakespeare Bir ninniyi kıskandıracak kadar güzel sesiyle çakıl taşları arasından sızıp gelen su, çimenler, dağ çiçekleri, ceylanlar, kuşlar, denizler, yeni doğmuş süt kokan bebekler, güller, toprak, rüzgarda nazlı nazlı devinen yapraklar, ağaçlar, kısacası her şey. Ne yana baksam her şey bana insanları anlatır. İnsanların inceliğini, duyarlılığını, insancıllığını, sevecenliğini ululuğunu, yaratıcılığını, sanatçılığını. Dünyada bunca yıkım, kıyım,zulüm,ihanet ve kötülükler olmasına rağmen; yine de insanlar hakkında kötü düşünemiyorum. İnsanları öylesine güzel, öylesine derin, anlamlı, zarif, sevimli düşünüyorum ki; onları güneş gibi sıcak, toprak kadar vefalı, su kadar temiz, çimenler gibi zarif, ceylanlar kadar güzel, kuşlar gibi özgür ve verimli bir toprak kadar üretken ve olgun düşlüyorum. Ya güller? Gülleri anlatacak kelime bulamıyorum. O üstün gururlu, minnet nedir bilmeyen; kendinden, güzelliğinden emin güller..... Güller bana daima genç kızları hatırlatır. İnce, hassas, kızararak bakan, soluveren, hemencecik küsen, kırılan; tatlı bir söze, bir gülümseyişe hemen yüreğini açıveren halleriyle, genç kızları hatırlatır... Güller ki; her yaprağı binbir anlam, binbir renk, ahenk dolu. İnsanlar silahlar üretseler, savaşsalar , cinayetler işleseler, haksız yere bazılarına iftiralar atsalar, açlık ve sefaletin kol gezmesine seyirci kalsalar , intikam peşinde koşsalar ; ırkçılık politikası, kan davası gütseler de, dini bağnazlıklar gibi ilkel davranışlar göstererek beni zaman zaman hayal kırıklığına uğratsalar da; her şeye rağmen insanları güzel düşlemekten kendimi alamam. Çünkü insanları yeryüzünün en değerli varlığı olarak görürüm. Vicdan, adalet, merhamet ve sevgi gibi değerli unsurların yalnızca insanda var olduğunu ve bu unsurların, insanı insan eden ögelerin en başında geldiğini unutmadan yaşıyorum. İnsanı insan eden bir diğer öğe ise bilinç ve düşüncedir. Duyguysa, olaylar karşısında ve yaşamda insanların hissettikleri şeylerdir. Örneğin, acı veya sevinçtir.Korku, heyecan, endişe, acımadır. İyilik, dostluk, güzellik, adaletli ve vicdanlı olmak gibi değerler,salt insana özgü bir olgudur. Çünkü insan sosyal bir varlıktır. Aydınlık ve karanlık nasıl biribirinin zıddıysa, iyilik ve kötülük ya da güzellik ve çirkinlik de biribirinin zıddıdır. Ama evrende her şey iç içedir ve beraber yaşar. Karanlık nasıl ki kötülüğü, çirkinliği, körlüğü, cehaleti, zulmü, haksızlığı, adeletsizliği, vicdansızlığı, sevgisizliği, hoşgörüsüzlüğü temsil ediyorsa; aydınlık da iyiliği, güzelliği, bilgiyi,doğruyu, dostluğu, merhameti, dürüstlüğü, adaleti ve vicdanı temsil eder. Unutmayalım ki, tabiatı güneş aydınlatır, insanı da bilgi. Bilgi, eğer iyinin ve vicdanın hizmetinde ise, bilginin hakça paylaşılması, adaletin hayata geçirilmesi mümkün olur. Aksi takdirde haksızlık, vicdansızlık, zulümler ortaya çıkar. Yirmibirinci yüzyılda, bilgi çağında yaşıyorken; insanın inancına, diline, kültürüne, bilincine, düşüncelerine, görüşüne ket vurarak, baskı uygulayarak, hakaret ederek bir yere varmaya çalışan sırtlanları anlamakta ve anlatmakta güçlük çekiyorum. Tertemiz bir suyu bulandırmak ne kadar kolaysa, bir insanı dininden, inancından, renginden, dilinden, tipinden, ırkından, dünya görüşünden dolayı hor görmek, aşağılamak, iftira atmak da o kadar kolaydır. Zor olan; insanı, insan olduğu için sevebilmekte, onun bize benzemeyen yanlarını hoş görebilmektedir.İnsan gibi sosyal bir varlığa da zor olan yakışır. Öyleyse Önemli olan insana saygı duyabilmek, insanca yaşamayı ve yaşarken de paylaşmayı öğrenebilmektir. Dünyada her insanın, her milletin yaşam hakkına saygı duymayı, insanları anlamayı ve en önemlisi de hoşgörüyle bakmayı öğrenmek, onların hakkını da kendi hakkıymış gibi savunmak, insan olmanın gereğidir. İnsanları diğer canlılardan ayıran özellikler de bunlar olsa gerek…Bu gereği yerine getirmek, son derece hassas ama bir o kadar da basittir. İlk bakışta zor görünse de. Ama ne yazık ki sırtlanlar, gün aydınlığını sevmezler. Güzellikler onların meselesi değildir. Onların gülistanı çirkinliklerdir. Nefrettir, kindir, düşmanlıklardır. Onların hiç kimseye merhameti, sevgisi, saygısı olamaz; hatta kendilerine bile. Yürekleri, beyinleri, kan, kin ve nefretle doludur. Erdemleri, namus anlayışları, o insanların bacakları arasındadır. Buna bağlı olarak beyinleri ve yürekleri de namus anlayışları kadar kirlidir. Bence bu dünyada ihtiyacını duyduğumuz ve muhtaç olduğumuz en önemli şey sevgi, dostluk ve hoşgörüdür. Küçücük bir tebesüm ve tatlı dil, karşımızdakine verebileceğimiz en güzel hediyedir. İnsanlar sevmeli, şartlar ne olursa olsun sevmesini bilmeli. Hayata hoşgörü ile bakılınca, olaylar yumuşuyor. Bunu hepimiz biliyoruz mutlaka, ama yine de hoşgörüyü söylemeliyiz biribirimize, hatırlatmalıyız. Çünkü yaşamın tadı ayrıntılarda gizlidir, yaşamak sevmektir, hissetmektir, anlamaktır. ” Bir kızılderili dede ile torunu evlerinin önünde oturmuş, biraz ötede boğuşan biri siyah diğeri beyaz iki köpeği seyrediyorlarmış. Torunu sormuş: “ Neden iki tane köpek besliyorsun? Dede yanıtlamış: “ Onlar benim için iki simgedir evlat. İyilik ve kötülüğün simgesi... İyilik ve kötülük de içimizde böyle sürekli mücadele eder durur.” Torun sorar: “ Peki, sence hangisi kazanır mücadeleyi?” Bilge reis derin derin gülümser ve der ki: “ Hangisi mi evlat?...... Ben hangisini daha iyi beslersem o kazanır...” Sevgi, insanlara bağışladığımız bir duygu, bir armağan. Bu yüzden bazen tek taraflı da olabiliyor ve bu yüzden bunu hiç tanımadığımız insanlara da bahşedebiliyoruz. Severek yaşamak güzeldir, severek yaşamanın güzelliğini ve önemini farkedenler de güzeldir… Dünyada bir şey olabilmenin ötesinde çok daha önemli bir şey var aslında; o da insan olabilmek. İnsan olabilmenin ilk koşulu ise; yüreğinde sevgi taşıyabilmektir. Yoksa kim olduğumuzun, nereden geldiğimizin, hangi ülkenin pasaportunda adımızın yazılı olduğunun ne önemi var! Bu dünyada, sadece insan değil miyiz? Bu dünyada senin, benim yaşama hakkımız olduğu kadar, herkesin yaşama hakkı var. İnsan dediğin odur ki; nerede ve kime yapılırsa yapılsın, birine yapılan zülmü, haksızlığı, vicdansızlığı, her zaman yüreğinde hissedebilsin, bunu kendisine yapılmış gibi görebilsin.. Yeryüzünde ki bütün insanlar insanlık bahçesinin çiçekleri değil midir? Öyleyse hiç bir devletin, ırkın, insanın, inancın yada gücün bu çiçekleri ezmesine, soldurmasına fırsat verilmemeli, müsamaha gösterilmemelidir. Bütün halkların, toplum yada bireylerin kutsal olan yaşama hakkı korunmalıdır; Hatta kültürlerinin gelişmesine katkı sunulmalıdır. Bu dünya hepimizin. Bu dünyada herkese, bütün halklara ve kültürlere yetecek kadar yer var. Yeterki cehalet, siddet, baskı ve inkar yerine, hosgörü sevgi saygı hakim olsun... Öyleyse Türk - Kürt, Alman – Rus yada Müslüman - Hıristiyan olmanın ne önemi var, söyler misiniz? Aslolan- hepimize bir hayatın bahşedilmiş yada armağan edilmiş olması değilmidir? “Allah'ın bile insanlar hakkındaki hükmünü, ömürleri sona erdikten sonra verdiğine inanırken... Biz kim oluyoruz da insanlari birkaç kez görmek, iki-üç yazı okumak, birkaç dedikodu dinlemekle... Yargılama hakkına sahip olabiliyoruz!” diyor Dale Carnegie... Herman Hesse de diyor ki:” Ben vatanseverim ama, önce insanım. Her ikisinin bir arada yürümediği yerde daima insana hak veririm.” O halde, neden başkalarının bizden farklı yanlarını değil de, biraz da bizimle ortak yanlarını bulup ortaya çıkarmaya çalışmıyoruz? Sonradan yaratılan ve dayatılan dil, mezhep, ırk, tarikat, kültür, bölgecilik, şeyhlik, aşiretcilik gibi kavramlar yüzünden çıkan savaşlara, katliamlara, haksızlıklara karşı durmuyoruz? İnsanlığın ortak değerleri olan hoşgörü, sevgi, saygı, barış, özgürlük, bireysel hak, adalet gibi evrensel değerlere inanmakta, kim ne zarar görebilir? İnsani duygulardan yoksun ve insanlıktan nasibini alamamış sırtlanlardan başka, kim bu ortak değerlere karşı çıkabilir? Yılgınlıkların, yorgunlukların damarlarımızda dolaşıyor olması bizi bıktırmamalı, yıldırmamalı; bizi insani değerlerden uzaklaştırmamalı. Bedenimizde, sevgiye açık bir yüreğimiz olduğunu unutturmamalı. Çünkü bize, herşeyden önce yüreğimiz gerekli. Sevgiyi görmek ve duvarını örmek, sevgiyi çevremize sunmak için, önce yüreğimiz gerekli bize. Bozgunlardan ve sevgiyi kirleten yozluklardan yılmamak için, korkmamak için bize sadece yüreğimiz gerekli. Düşüncelerimiz, yargılarımız, önyargılarımız; o yakıcı ve yıkıcı yıldırımların beynimize ulaşmaması için ne kadar barajlar, dalgakıranlar, duvarlar inşa etse de, ne kadar tarihsel, kültürel ideolojik gündelik paratonerimiz olsa da, bir yerden sonra, en azından şöyle kendi yüreğimizle başbaşa kaldığımızda , eminim bu gerçeği anlarız.Bir kez olsun, biz de yürekten o soruları sorarsak kendimize, mutlaka anlarız sevgini gücünü. Ya da en azından sormak durumunda kaldığımızı varsayarsak, anlarız... Yaşama dair bir kaç söz de Goethe’den: ”Yaşamaya zaman ayırın, zira zaman bunun için yaratılmıştır… Düşünmeye zaman ayırın, başarının bedeli budur… Sevmeye zaman ayırın, güçlü olmanın kaynağı budur… Etrafınıza bakmaya zaman ayırın ,günler bencilliğinize yetmeyecek kadar kısadır… Terbiyeli olmaya zaman ayırın, insan olabilmenin sembolü budur” Ve diyorum ki: Anlatacak bir şeylerin varsa yarınlara Okunmamış bir kitap Söylenmemis bir söz Yapılmamış bir resim gibi Sevgi üstüne, barış üstüne, kardeşlik üstüne Durma o zaman . Bir gül yaprağının ürpertisini duyabiliyorsan yüreğinde Yaşamın güzelliğini, sevmenin inceliğini kavrayabiliyorsan Ve varabiliyorsan dostluklarin yüceliğine Korkma hiç bir yıkımdan, yüreğini ortaya koy Çünkü sen insansın Yeni bir şeyler bul , yeni şeyler Yeni güzellikler, yeni sözler, yeni sesler Yazılmamış bir şiir Takılmamış bir ad Yakılmamış bir türkü Yaşanmamış bir sevda gibi

    Part 1. © Indi Jones' Creative Space Project

     

     

    http://beyleribeyi.spaces.live.com

     

                    

                                                                        

     

     

                                                          Photobucket

                                                                                           

    Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket 

     

     

                                                                  Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket

                                                            

                                                                                                                                         Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket

     

          

    رسالة

     

     

    رسالة
    أن كان يعيش, ك هو اليوم متأخّر…
    أن كان يعمل, كواحدة لإله…
    أن كان يحبّ كلّ, ك هو حالة حبّ…
    أن يصبح مجّانا بنفسي, [أس يف] كان نحن في النهاية من كلّ ألم.
    أن ينظر في كلّ شيء [أس يف] كان عمل الفن.
    أن يمشي, [أس يف] كان نحن في سحائب.
    أن يعانق إلى كلّ, بما أنّ هم كانوا أطفالنا.
    أن يكفّر, [أس يف] أبدا ضأيقت نحن تلقّى يكون.
    أن يفصل, [أس يف] لم يتلقّى نحن أيادي.
    أن يتعاون, [أس يف] لم يتلقّى هو معركة.
    أن يبتسم, [أس يف] كان كلّ شيء خدمة.
    أن كان يعيد, ك هو الإمكانية متأخّر.
    في أيّ عمل, المهمّة واحدة أن يجعل هو مع قاعة الدرس, بما أنّ هو كان [فور ث فيرست تيم], منصفة من أنّ الوقت لا عائد وأنّ كلّ شيء دائما.

    - [لويس] [أنتونيو] [غسبرتّو]

    TIKLA

     

     

    TIKLA
     KAYIT NOKTASI TIKLA
     YERLİ SPACES TOPLİST HEMEN RADYO DİNLE
        YERLİ SPACES TOPLİST TIKLA TELEVİZYON İZLE     
    GOOGLE  |  RADYO  |  TV  |  OYUN  |  FAL  | MESAJ  |  MP 3  |  ŞİİR  |  E KART  |  UYDU  |  TOPLİST |  FORUM  |  HABERLER  |  İDDAA  |  ŞANS OYUNLARI

                        SPACESTEKİ YENİ EKLENTİLER http://maydanoscafe.spaces.live.com

    hos geldiniz

     

     


     

                                      

      
               

    dalgalan sende sanlı bayragım

     

     


     

    dalgalan şanlı bayrağım bu damardaki kan sana damlıyor

    GÜNCEL BİLGİLER VE HİKAYE

       

    GÜNCEL BİLGİLER VE HİKAYE
     

    ARTIK SAYFANIZI 99 ARAMA MOTORUNDA YAYINLAMAK İSTERMİSİNİZ 

    SADE ALLATAKİ LİNKE ADRESİNİ YAZMAK VA ADRESİNİZ HERYERDE

     

    33 ADIMDA HAYATINIZI RENKLENDİRİN

     Birden her şey çok kötü gitmeye başlar ve artık hayatınızı güzelleştirmek için çözüm bulmakta zorlandığınızı hissedersiniz. Ama endişelenmeyin. İngiliz Observer gazetesinin uzmanlara hazırlattığı reçete, sevgilinizle ilişkinizden iş hayatınıza kadar pek çok konuda renkli ve uygulanabilir çözümler sunuyor...

    İlişkiler

    1. Düzenli ve tutkulu bir ilişki yürütmenin en iyi yolu dönem dönem hiçbir şey yapmamaktır. Kimse birbirine acı vermeden, biraz ilişkiden uzaklaşın.

    2. Uzmanların "paradoksal problem çözümü" adını verdiği yöntemi uygulayın. Örneğin, cinsel sorunlarınızı gidip bir danışmanla görüşmek yerine önce yatağınızın yerini değiştirin.

    3. Evli çiftler konusunda uzman John Gottman'a kulak verin. Araştırmasına katılan çiftlerden hangilerinin üç yıl içinde boşanacağını yüzde 94'lük doğruluk payıyla bilen Gottman'a göre, kadınlar kocalarının söylediği sözlere 15 dakikalık periyotlar içinde dört ya da beş kez sinirleniyorsa, bu çiftin en geç dört yıl içinde boşanacağı anlamına geliyor.

    4. Yine Gottman'a göre, eğer sevgilinizle tartışarak geçirdiğiniz vakit, onunla sorunsuz, mutlu geçirdiğiniz vaktin sadece yedide biri kadar ise, ilişkiniz iyi gidiyor demektir. Eğer sorunlarınızın yüzde altmışı "çözülemez" türdense meraklanmayın, normalsiniz.

     Kültür

    5. Televizyonunuzu atın! Saçma gelebilir ama eğer ömrünüzün bir yılını televizyondan uzak geçirirseniz, kendinizi çok daha iyi hissedeceksiniz. Böylece sinemaya, tiyatroya gitmek için de bol vakit bulabilirsiniz.

    6. Hayatta olup bitenleri takip etmek için dünyanın dört bir yanında çıkan gazeteleri, dergileri İnternetten okuyun.

    7. En az beş tane caz albümü alın. İste size küçük öneriler: Miler Davis'in "Kine of Blum," John Coltrane'in "A Lome Suareme" ya da Duke Ellington'in bir albümü.

    8. Bestseller'lardan nefret etseniz de, en kısa zamanda Tolkien ile tanışın. "Yüzüklerin Efendisi" filmi geldiğinde, en azından bu konuda söyleyecek sözünüz olur.

     İş

    9. Kariyer seçiminizi yaparken "kapasite"niz kadar sizin için "uygun" olup olmadığını göz önünde bulundurun. En önemli on kişisel özelliğinizin listesini yapın ve sizin için neyin önemli olduğuna karar verin.

    10. Zeki bir çalışkan olun. Önemli olan nasıl "çok çalıştığınız" değil, nasıl "çalıştığınız"dır. Temel ipucu: Her ne kadar güç patronunuzda olsa da, ofisteki diğer çalışanları da etkilemeye çalısın.

    11. Değişikliklerden korkmayın. İş yaşamındaki değişiklikler bir dönem her şeyin yerli yerine oturması için kendinize vakit tanımanız anlamına gelir.

    12. "Esnek" olun. Günümüz iş dünyası çok yönlü hizmet verebilen, birçok konuda uzmanlaşmış elemana ihtiyaç duyuyor.

     Oyun

    13. Arada bir de olsa spontane davranın. Eğer bir ünlüye çok uzun zamandır hayransanız, hemen ona bir e-mail gönderin. Hoşlandığınız kişiyi ilk gördüğünüz anda ona duygularınızdan bahsedin. İçinizden
    mırıldandığınız şarkıyı yüksek sesle söylemeye başlayın.

    14. Güzel bir şey yapın. Zahmetli ama lezzetli bir yemek, sevdiğiniz biri için bir kartpostal, kişisel İnternet sitesi... Bunlar kendinizi iyi hissettirecektir.

    15. Tutkularınızı paylaşabileceğiniz insanlar bulun. Beraber saatlerce bilgisayar oyunu oynayacağınız, spor yapacağınız, satranç oynayacağınız birileri hayatınızı renklendirecektir.

     Sağlık

    16. Gülün. Gülmek sadece stresinizi yenmenizi sağlamakla kalmaz, kalbinizi de korur. Amerikalı ilim adamları çok gülen insanların kalp hastalıklarına karşı daha dayanıklı olduğunu söylüyor.

    17. Sigarayı bırakın. Herhangi bir sağlık sorunundan muzdaripseniz, öncelikle yapmanız gereken yine sigarayı bırakmaktır. Kararlı olun.

    18. Yanınızda her zaman aspirin bulundurun. Sadece baş ağrısını geçirmez, zamanı gelince hayatınızı da kurtarır. İngiliz Kalp Vakfı’nın Araştırmasına göre, kalp krizi geçiren birine verilen aspirin ölüm riskini büyük ölçüde azaltıyor.

    19 Korunun. Cinsel ilişki yoluyla bulaşan hastalıklar gün geçtikçe artıyor.

     Mutluluk

    20. Yeni yılda olumlu düşünme gücünüzü devreye sokun. Her gün, sizi neyin rahatsız ettiğini düşünün ve o konuda çözüm üretmeye çalısın.

    21. Üstünüzdeki giysiye şöyle bir bakın: Çevrenize nasıl bir mesaj veriyorsunuz? Giysilerinizde ne kadar açık renkler tercih ederseniz başkalarının enerjisini de o kadar itersiniz. Bu yüzden doktorlar beyaz giyer. Koyu renkleri tercih ederseniz, daha fazla enerji çekersiniz üstünüze ve otoriter bir havanız olur; bu yüzden polis üniformaları koyu renktir. Toplum içindeki konumunuza uygun renkte elbiseler giyin; aralara ruhunuzu ortaya çıkaracak renkler katmaktan çekinmeyin.

    22. Kalp egzersizi yapın: İnsanları sevin!

    23. Bütün konsantrasyonunuzu beyninizin merkezine, yani gözlerinizin tam ortasına yoğunlaştırın: Ruhun gerçek yuvasına. Bu egzersiz yoga felsefesine göre ruhsal ölümsüzlük anlamına gelen, "üçüncü öz"ünümü açacak.

    Beslenme

    24. Kalori hesaplarını bir kenara bırakın. Eğer kilonuzun fazla olduğuna inanıyorsanız, aşırıya kaçtığınız noktalarda kendinizi tutmaya çalısın.

    25. Bir meyve sıkma makinesi alın ve uzmanlara kulak vererek haftada üç kez "kullanın!"

    26. Saat başı bir bardak su için. Bu sık sık tuvalete gitme ihtiyacına yol açacak olsa da, yarım litre su enerjinize yüzde 20 enerji katar.

    27. Bu seneyi "iyi uyuma yılı" seçin: Gün ortasından sonra kafeinli içeceklerden uzak durun, alkol almayın, bedeniniz iflas etmeden yatağa girin.

     Zayıflama

    28. Spor yaparken bulunduğunuz ortamın aromalı olmasına özen gösterin. Şaka değil; New York'ta yapılan bir araştırmaya göre, spor yaptığınız ortam nane kokuyorsa enerjiniz artıyor ve daha az zorlanıyorsunuz.

    29 "48 saat kuralı"nı aklınızdan çıkarmayın. Her gün spor yapmak çok da doğru değil bazı uzmanlara göre. Ama eğer her spor seansı arasında 48 saatten fazla vakit bırakırsanız da zorlanma ihtimaliniz var.

    30. Egzersiz yapmak istiyorsanız, açık havayı tercih edin diyor uzmanlar. Amerikan Egzersiz Merkezi (ACE) bu yılın en büyük spor trendinin açık havada verilecek egzersiz dersleri olacağını açıkladı.

    Para

    31. Ailenizi "finans gurksu" olarak görmeyin. Son araştırmalar, insanların yüzde 40'ının parayla ilgili sorunu olduğunda ailelerine danıştığını ortaya çıkardı. Ama uzmanlar bu yaklaşımın yanlış olduğu görüsünde; tabii eğer 20 yıl öncesinin önerilerini dinleme arzusunda değilseniz.

    32. Eğer para konusunda eşinizle ortak hareket ediyorsanız, görüşmelere mutlaka birlikte gidin. Çünkü kadınlar can alıcı sorular sorma konusunda erkeklerden daha yetenekli.

    33. İyi para kazanmak istiyorsanız, kariyerinizi seçerken özen gösterin. Warwick Üniversitesi'nin yaptığı bir araştırmaya göre hukuk ve politika eğitimi görenler ziraat fakültelerinden mezun olanlardan
    yüzde 50 daha az kazanıyor.

     Hiçbir şey için "BENİMDİR" deme! Sadece de ki: "YANIMDADIR!" Çünkü ne "ALTIN" ne "TOPRAK" ne "YAŞAM" ne "ÖLÜM" ne "SEVGİLİ" ne de "KEDER" daima SENİN KALMAZ!

    ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

     

    SİNEGİN KANADINDAKİ MUCİZE

    Yunus Emre bir sineğin kanadını kırk kağnıya yüklemiş, kırkı da çekememiş. Şimdi kağnıların yerini otomobiller, uçaklar aldı ama sinek kanadı yenilmezliğini hâlâ koruyor.

    Bir sineğin vücudunda 12 bin devirli motor halinde çalışan o incecik şeffaf kanatların gördüğü işi otomobiller de kendi boylarına uygun şekilde görebilselerdi, İstanbul-Ankara arası karayoluyla 6 dakikaya inerdi!

    SAATTE 5 BİN KM

    Sinek saniyede 200 defa kanat çırpar, acelesi yoksa saatte 7,5 kilometre hızla uçar. Bu, kendi boyuna nispet edildiğinde, bir otomobil için saatte 5 bin kilometre hız demektir. Uçmak için sıçramaya bile ihtiyaç duymaz. Kanatlar harekete geçer geçmez havada ve istediği yöne doğru harekettedir. Kanatların arkasına yerleştirilmiş iki tane “halter”, modern uçaklardaki en gelişmiş mikroskoplardan mükemmel şekilde hesap ve ayarlamalar yaparak sineğin dengesini sağlar. Bir de bakarsınız ki, gözünüzün önünde bu küçük uçaklar konduğu gibi kalkıyor, kalktığı gibi konuyor, yön değiştiriyor, dalışlar yapıyor, gözle takip edilemeyecek manevraları sessiz sadâsız gerçekleştirerek filolar halinde odanızı hava gösterileriyle şenlendiriyor.

    UÇAĞA BENZEMEZ

    Onu uçağa benzetmek, aslında sinek için haksızlıktır. Bütün maharetleri bir yana, temizlik için özel şekilde tanzim edilmiş tüylerle kaplı arka ayaklarıyla tâ kanatlarının üstüne kadar uzanıp boydan boya süpürmesi bile, “bende uçaktan daha fazlası var” demiyor mu? Hem bir uçağın sinekle yarışabilmesi için öncelikle iniş takımlarıyla sırtını kaşıyabilmesi gerekir!

    Tavanda baş aşağı durmak, kaygan camın üzerinde dikine yürümek de, insan medeniyetinin harikalarıyla alay edercesine bir sineğin her gün binlerce defa tekrarladığı işlerdendir. Bu maharetin altında, sıvıdaki yüzey gerilimi hesaplarının mükemmelliği vardır. Ama gören kim?

    Karışımızda başını elleri arasına alıp temizlerken yaylı bir parçanın hareketi gibi eğilip geri gelen o minik kafadaki dört bin tane petek göz, güneş ışığı altında renk renk desenler çizerken, her şeyi gören, işiten, her şeyi bilen ve dilediğini dilediği gibi yapan bir sanatkârı anlatır.

    ALIŞKANLIK PERDESİ

    Her bir sinek, Âlemlerin Rabbinin birçok ismini ve yedi sıfatını bize tarif eden bir minik kuştur. Onu bir kuş olarak gördüğümüz zaman, üzerindeki manalar da birer birer açığa çıkmaya başlar. Gerçekte, bu muhteşem sanat eserini bu kadar bolluğuna rağmen gözümüzden saklayan şey, ufkumuza kap kara bir bulut gibi çökmüş alışkanlık perdesinden başka bir şey değildir. O perdeyi bir yırtabilsek, her gün karada ve havada ücretsiz olarak sergiledikleri gösterileriyle, aralıksız faaliyetleriyle ve durup durup abdest alışlarıyla bu minik kuşların bize neler anlatmak istediğini çözmekte güçlük çekmeyiz.

    ************************************************************************************************************************************************

    GÜNÜN HİKAYESİ
    GÜNCELLEME TARİHİ /04/2006 


     

    ADALET VE TEVAZU 

    Emevi halifelerinin büyüğü Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, devlet başkanlığı sırasında kul hakkı ve sosyal adalet hususunda çok titiz davranırdı. Gece çalışmalarında ayrı işlere tahsis ettiği iki kandili vardı. Bunlardan birini kendi özel işleriyle ilgili notları yazarken kullanır, öbürünü ise devlet ve millet işleriyle ilgili yazışmalarda kullanırdı. Halife, birden fazla gömleği olmayan, varlıksız biriydi.

    Yakınlarından birisi Ömer b. Abdülaziz'e bir elma hediye göndermişti. O da elmayı biraz kokladıktan sonra sahibine geri gönderdi. Elmayı geri götüren görevliye şöyle dedi:

    - Ona de ki, elma yerini bulmuştur.

    Fakat görevli itiraz edecek oldu:

    - Ey müminlerin başkanı! Rasulullah Aleyhisselâm hediye kabul ederdi. Bu elmayı gönderen de senin yakınlarındandır.

    Halife cevap verdi:

    - Evet ama, Rasulullah s.a.v.'e verilen hediye idi. Bize gelince, bize verilen hediyeler rüşvet olur.

    Valilerin maaşlarını çok bol verirdi. Sebebini şöyle açıklardı:

    - Valiler para sıkıntısı çekmezler, bütün ihtiyaçları karşılanırsa, kendilerini halkın işlerine vakfederler.

    Bir gece halifenin yanında bir misafiri vardı. Kandilin yakıtı tükenmişti. Misafir dedi ki:

    - Hizmetçiyi uyandıralım da kandilin yağını koyuversin.

    - Hayır, bırak onu uyusun. Ben ona iki ayrı işi yaptırmak istemem.

    - Öyleyse ben kalkıp kandile yağ koyayım.

    - Olmaz, misafire iş gördürmek yiğitlikten sayılmaz.

    Kendisi kalktı, kandilin yağını koyup yerine döndü ve şöyle dedi:

    - Ben kalkıp iş yaparken de Ömer'dim; gelip oturdum, yine aynı Ömer'im.

    İki buçuk yıllık halifelik döneminde İslâm aleminde adaleti hakim kılmıştı. Büyük dedesi Hz. Ömer r.a. gibi adalet ve basiret sahibiydi. Henüz kırk yaşlarında iken onu çekemeyenler tarafından bin dinar altın para karşılığında hizmetçisi eliyle zehirlenmişti. Hizmetçisi suçunu itiraf ettiğinde, Ömer b. Abdülaziz, paraları adamdan alarak devlet hazinesine koymuş, kendisini serbest bırakmış, öldürülmekten kurtulması için de kaçmasını söylemişti.

     

     



     

     

    ********************************************&

    LÜTFEN MSJ YAZARMISINIZ

    Guestbook 

    YAZMAK İÇİN TIKLAYINIZ

    EEE BU KADARFree Website Counter  KİŞİMİ GELMİŞ

    LİMEWİRE BASIC

    Nero 8.2.8.0

    bayrak_34 

    Nero 8.2.8.0

     

    Nero 8.2.8.0
    nero7
     
    Nero, hem DVD-R-RW, hem de CD-R-RW disklerine yazmak için tasarlanmış esnek, güvenilir ve kolay kullanımlı bir uygulamadır. Dijital 5+1 ses çıkartma, video filmlerinize efektler verebilme, kesme ve yazı ekleme özellikleriyle gelişmiş WAV düzenleme, özellikleri bulunuyor. MPEG-4 kodlayıcısı, DVD filmleri MPEG-4 biçimine çevirme özelliklerini de destekler.
    Nero; veri, video, resim, ses ve yedekleme işlemleri için tek başına yetebilen gelişmiş bir paket programıdır.
    Buna ek olarak Nero, dinamik olarak CD takıldığında çalıştırmayı otomatikleştirecek şekilde kaldırabilir, çoklu dil desteği sağlar ve tüm önemli DVD-R-RW, CD-R ve CD-RW sürücü modelleriyle çalışır.
     

    Bu ALeMi GöREn SeNSiN

    Bu âlemi gören sensin
    Yok gözünde perde senin
    Haksıza yol veren sensin
    Yok mu suçun burda senin

    Kâinatı sen yarattın
    Her şeyi yoktan var ettin
    Beni çıplak dışar attın
    Cömertliğin nerde senin

    Evli misin ergen misin
    Eşin yoktur bir sen misin
    Çarkı sema nur sen misin
    Bu balkıyan nur da senin

    Kilisede despot keşiş
    İsa Allah'ın oğlu demiş
    Meryem Ana neyin imiş
    Bu işin var bir de senin

    Kimden korktun da gizlendin
    Çok arandın çok izlendin
    Göster yüzün çok nazlandın
    Yüzün mahrem ferde senin

    Binbir ismin bir cismin var
    Oğlun kızın ne hısmın var
    Her bir irenkte resmin var
    Nerde baksam orda senin

    Türlü türlü dillerin var
    Ne acaip hallerin var
    Ne karanlık yolların var
    Sırat köprün nerde senin

    Âdemi sürdün bakmadın
    Cennette de bırakmadın
    Şeytanı niçin yakmadın
    Cehennemin var da senin

    Veysel neden aklın ermez
    Uzun kısa dilin durmaz
    Eller tutmaz gözler görmez
    Bu acaip sır da senin